© 2019 by PERFORMISTANBUL.

PERFORMISTANBUL YAYINLARI

PERFORMISTANBUL YAYINLARI'NDAN HABERDAR OLMAK İSTİYORUM.

PERFORMISTANBUL

  • Grey Facebook Icon
  • Grey Instagram Icon

PERFORMISTANBUL

CANLI SANAT ARAŞTIRMA

ALANI (PCSAA)

  • Grey Facebook Icon
  • Grey Instagram Icon

Franko B, Süt & Kan, 2017, performans fotoğrafı. Colchester Sanat Merkezi, Colchester, Birleşik Krallık.
Fotoğraf: Hugo Glendinning. Sanatçının izniyle.

Dünyaca tanınan öncü performans sanatçısı Franko B ile Dominic Johnson'ın bu söyleşisinde, performansta bedenin farklı kullanım şekillerinden bir eserin değerinin sebebine kadar, canlı sanatta bedenin yerine dair her şey konuşuluyor.

Dominic Johnson: Sizinle konuşmak istediğim ilk şey şu: Bana öyle geliyor ki, önemli ve etkileyici işleri belirlerken yalnızca performans ve canlı sanattan değil, güzel sanatlar pratiğinin tarihinden de yararlanmak ilginizi çekiyor. Ayrıca edebiyata ve politik metinlere yaptığınız bir vurgu da var. Beden sanatı pratiğinin tarihiyle daha doğrudan bağlantılı kişilerin yanı sıra Yayoi Kusama, Louise Bourgeois, Susan Sontag, William Burroughs, Georges Bataille gibilerinin de listeye [1] dahil edilmesi hakkında ne düşündüğünüzden biraz bahsedebilir misiniz?


Franko B: Bir şeyde nereden etkilenildiğini hep kendime sormam gerektiğini hissediyorum. Çok farklı yerlerden. Bütün bu farklı iş tipleri de sanat. Ve sanat tarihini düşünürken beden sanatını Louise Bourgeois’dan ya da Gina Pane’i Bataille’dan ayırmak istemedim. Bu insanlarla, beden sanatı yaptığım zamanlardan önce karşılaştım ve ilhamlarımın ya da etkilenmelerimin hayatım

Franko B (1960) Milano, İtalya'da doğdu. 1979'da Londra'ya taşınıp, anarkopunk ortamına dahil oldu.
Performanslarına gece kulüplerinde başlayan Franko B, daha sonra, kan performansları ile, sert ve kışkırtıcı beden sanatının en önemli uluslararası sanat kurumlarına girmesini sağladı. Pratiği desen, enstalasyon, performans, heykel ve küratörlüğü kapsamaktadır.

Çeviri: Emre Alkaltın

boyunca kimlerle karşılaştığımla daha fazla ilgisi var, hayatta neye saygı duyduğumla; bunlar daha sonra farklı alanlarda yorumlanıyorlar. Ben, kullanılan malzeme ne olursa olsun sanatın sanat olduğunu düşünüyorum. Yeryüzü ile çalışan biri ya da boyalarla çalışan biri olsun, benim için fark etmiyor. İşi ilginç bulayım ya da bulmayayım: O işi ilginç bulmazsam bile, bunun onun sanat olması ya da olmamasıyla fazla ilgisi yoktur.

DJ: Güzel sanatlar pratiklerini canlı sanat pratiklerinden ayırmaya direncinizde, kendi işlerinizde de söz konusu olduğunu söyleyebileceğimiz bir konudan, seyirciliğin sorunsallaştırılmasından bahsedebiliriz. Güzel sanatlar sanatçılarını listenize dahil edişinizin tiyatroya ait teamüllerden uzaklaşma arzusuyla bir ilgisi olup olmadığını merak ediyorum. Tiyatro tarihiyle rahatsız bir ilişkisi olan birçok sanatçı seçmişsiniz.

Yayoi Kusama, Sonsuzluk Ayna Odası, 1965, yerleştirme görünümü
Fotoğraf: WikiArt

FB: Tiyatroyu dahil etmemek gibi bir gündemim yoktu. Farkında olduğum ve ilgi duyduğum şeyleri listeye dahil ettim. Tam anlamıyla tiyatro olmayan işler olmuş bulundular. Sırf politik bir şey değil bu. Benim geçmişim güzel sanatlar alanında, yani referanslarım da güzel sanatlar tarihinden olacak; tiyatrodan olmasına gerek yok. Belki üç dört yılımı performans çalışarak geçirseydim yaklaşımım çok farklı olabilirdi.


DJ: Bana da öyle geliyor ki Ron Athey, Raimund Hoghe, La Ribot ve Bobby Baker gibi isimlerin işleri, birbirlerinden çok farklı olsalar da, tiyatronun sağlamakta pek başarılı olmadığı bir şekilde seyirci dinamikleriyle sıkı bağlar kuruyorlar. Bu işlerde bedenle ilişkilenme yolları, geleneksel tiyatroda pek ön planda olmayan bir katılım çeşidine vurgu yapıyor.


FB: Bence de. Geleneksel tiyatro izlemeye pek gitmiyorum. Artaud’nun Kan Fışkırması’nı (Spurt of Blood) kullanan bir öğrencinin tiyatro projesini yönetmem istendi ama ben o tarz bir işte ne kadar başarılı olabilirim bilmiyorum. Benim için zor bir iş bu. Teatral bir yapı ile çalışmak üzere yetiştirilmedim ve bu işle nasıl bağ kuracağımı bilmiyorum. Şu an benim için neyin gerekli olduğunu hissediyorsam onunla bağ kuruyorum ve bu durumun sonucunda ilginç bir şeyin ortaya çıkacağından çok umutluyum. Örneğin, Richard Foreman’dan bir oyun izledim ve ne beğendim ne de beğenmedim diyebilirim. Bir yarım tükenmiş hissetti, diğer yarımsa umursamadı. Oyunu anlamak çok güç geldi; ben anlamı kavramaya uğraşmanın zaten önemli olduğunu düşünmezken oyun da anlamını hiç açmayınca...


DJ: Evet, buradan Foreman ve Robert Wilson’ın yaptıklarının sizin seçtiğiniz isimlerinkilerden çok daha farklı işler olduğunu görebilirsiniz. Seçtiğiniz insanların çoğunun işlerinde, ve muhtemelen Artaud’da da, anlamda ve dilde bir bozulma olması ilginç. Seçtiğiniz sanatçıların çoğu, canlı sanatı, performansa yaslanarak sözlü dili yıkıma uğratan, böylece farklı ifade formlarını hedefleyen bir strateji olarak kullanıyor. Wilson ve Foreman ise hâlâ anlam bütünlüğünü koruyorlar ve metnin kendine özgü kullanımına yaslanıyorlar, vesaire.

Forced Entertainment, Seyahatler, 2002, performans fotoğrafı
Fotoğraf: Hugo Glendinning

FB: Evet, ve bu, bu tür bir işin değerinin nereden kaynaklandığının merak edilmesine sebep oluyor. Dil, söylenen söz, bariyerleri kırdığında şiirsel hale geliyor, ardından anlam kazanıyor. Eğer beni etkileyebiliyorsa, dil hâlâ kullanışlıdır. Forced Entertainment’ın Seyahatler'i (The Travels) güzel bir örnek. İşlerinin çoğunu izledim ama bu en sevdiğim, en basit olanı, yine de bir şekilde içi dopdolu. İşin içine imgeleri, gidip görmüş oldukları yerlerin sözel imgelerini yerleştirme şekilleri gerçekten güzel. Oldukça şiirsel ama açık ve duygusal. Yani, sanıyorum ki farklı işleri farklı sebeplerle beğeniyorum. Mizah içermiyorlarsa, beni etkileyebilmeleri gerekiyor. Ve eğer mizah içeriyorlarsa yalnızca güldürmemeli yahut yalnızca neşelendirmemeliler; öyle bir şey istesem bir komedi gecesine giderdim. Bir gerilim, yüzleştirme olması gerekiyor. La Ribot’un işlerinde dansla yüzleşmesini mizah kullanarak sahnelemesinde, özellikle de 1997-98’deki erken dönem işlerinden birinde, ICA’deki işinde olduğu gibi. İş doğrudan, neredeyse delicesine, üstelik harika bir biçimde; insan bu işten ya nefret eder ya da çatlayana kadar güler; güler çünkü iş anarşizandır. Dans edemediğinden ya da dansın geçmişini alaya aldığından değil: La Ribot geleneksel bir eğitim almıştır ve gizliden gizliye sizinle dans eder; ama dansı, dansın kendi geleneklerine meydan okumak için kullanır. Güçlü duygular beslediği bir meseleye karşı durmak üzere kişisel bir siyasi karar verdi ve bu konu hakkında tek başına kafa yormakta. Bu sebeple onun işlerini seviyorum. İcrasında bu tür bir aurayı ortaya koyuyor. Gina Cassetta gibi birinin performanslarında gördüğümüz türden bir incinebilirlik yerine tamamen çıplak olmasının getirdiği bir incinebilirliğe sahip La Ribot -yalnızca kıyafetsiz olmasını kastetmiyorum aynı zamanda boşlukta tamamen korunmasız olduğunu söylüyorum-; neredeyse sıradan olan bir şeyi alıp sınırlarını zorluyor. İşini hiçbir zaman yarım yapmıyor, seyircisini zorlamak istediğinde gerçekten zorlayacaktır ve ben bundan hoşlanıyorum.

Untitled-1.jpg

https://vimeo.com/36927868
La Ribot, Sandalye, 2000, performans kaydı
Video: dance-tech.tv, CC BY-NC-ND 3.0 ile

DJ: Ve işlerinde her zaman bir anlam bozulması var, eserleri bir anlam aktarma derdi taşımıyor. Aslında bu iletişim  bozulması da eserlerini anlamlı kılıyor.


FB: Yine de eserleri bazı konularda kesinlikle anlam taşıyorlar. Bazıları oğlu hakkında. Oğlunun yaptığı şeyleri tekrar etmesi ilgi çekici. Tim Etchells da aynısını yapıyor; oğullarıyla olan ilişkisi hakkında, onları bir şey yaparken veya bir şey söylerken gördüğünde bunu işlerinde kullandığını ama oğullarının ilk niyetlerinden farklı anlamlara dönüştürerek yaptığı hakkında konuşmuştuk. La Ribot’a dönecek olursak, 1930'ların cazına gönderme yapan bir eseri vardı örneğin.


DJ: Ama etkisi seyircinin bu göndermeyi anlamasına ya da eserin sanatçının oğlu hakkında olabileceğini bilmesine bel bağlamıyor.


FB: Katılıyorum, ama asıl mesele onun işinin kendi hayatıyla bağlantılı olan oldukça insani bir şeyi elde tutuyor olması. Bu tartışmalı bir şey değil sanırım.

Ana Mendieta, Silueta (Iowa), 1978, performans belgesi
Fotoğraf: Luna Commons

DJ: Ve çocukların dilini kullanma fikri, dilin son biçimini almamış haline, dile olan bağlılığın oynak olduğu noktaya bir geri dönüş olarak görülebilir. Bu, dile hassas tutunuşu kendi işlerinle de ilişkilendirebilirsin ya da Albert Vidal, Vito Acconci, Aaron Williamson, Oleg Kulik yahut da Tehching Hsieh’inkilerle. Bunlarda, ulusal kimliğe dair sorunları eleştirmek veya dilin ulaşılabilir bir halde olmadığı durumları icra etmek için dilin kavranması zorlaştırılır. Bu sanatçılar bazen gelişimin dil öncesi ya da dildışı evrelerini taklit ederek, dilin kendisini kullanma biçimlerimiz ya da ona bağlılığımız hakkında bir şeyler söylüyorlar. Bu da bizi başarısızlık fikrine götürüyor. Seçtiğiniz sanatçılardan David Wojnarowicz, Rudolf Schwarzkogler ya da Bob Flanagan’ın işlerinde hasta ya da engelli bedenlere bir bakış, travmatik olanla karşılaşma ve bunu tekrar etmeye yönelik bir dürtü var. Gina Pane ya da Ana Mendieta’nın işleri, iflas eden ve ölen bir bedene sahip olmanın ne anlama geldiği ile ilgili bir düşünmeyle birlikte ölümü nihai başarısızlık olarak sahneleme şeklinde de görülebilir. Marina Abramoviç ya da Stelarc bu başarısızlığın üstesinden gelmek için çabalamanın ne anlama gelebileceğine, aşkın olma girişimlerinin nasıl başarısız olmaya mahkum olduğuna bakıyorlar.

Marina Abramoviç ve Ulay, Uzayda İlişkilenme, 1976, performans belgesi
1976 Venedik Bienali'ndeki orijinal performansın kısa bir videosu için tıklayın.
Fotoğraflar: WikiArt

FB: Bu doğru ve bence ben bu insanları seçtim çünkü bahsettiğiniz fikirler benim ilgilendiğim sorunlara işaret ediyorlar. Bu sırf işi tamamen anlamakla ya da sanatçının nereden geldiği ile ilgili değil; bunlar olmadan da o işin önemli bir iş olduğunun farkına varabilirsiniz. Benim için ilginç olan şey şu, bunun politik ve kişisel bir şey olması. Acı çeken bedenle bağ kuruyorlar. Ron Athey’in işi örneğin, inanılmaz, oldukça cesur bir iş.


DJ: Ama bu iş aynı zamanda acı çeken bir bedene bakmanın ne demek olduğu ile ilgili soruları da getiriyor.

Ron Athey, Güneş Anüs, 1998, performans fotoğrafı
Performansın bir videosunu izlemek için tıklayın.

Athey'nin Zor Bir Hayattan Dört Sahne'sinin (1994) bütününü izlemek için tıklayın.
Görsel: Daniel Rubinstein

FB: Ve işte bu yüzden işin haysiyeti önemli; iş haysiyetliyse bu acı çekişle bağ kurmanın sağduyulu bir yolla gerçekleşmesi mümkün oluyor. Gerçek insanların acı çekişleri hakkında seyircinin daha fazla bilgi sahibi olması için, sanatçıların örnek oluşturan durumları kurgulamaları gerekiyor. Belki bu yolla diğerleri aynı hatalara düşmek zorunda kalmazlar. Şunun şurasında bu sadece performans sanatı ama çok önemli, çünkü insanlara tesir eder, onlara gösterir ve konu ifade edilir. Bir dereceye kadar katartiktir bu ama asıl nokta bunun ötesindedir; bence insanların yaptığı şey, içinde yaşadıkları topluma katkıdır. Yaptığım performansların bencilce hareketler olduğunu söyleyebilirsiniz, ama bunları benim için önemli kılan şey kullanım değerlerinin olmasıdır. İnsanlara ulaşmak anlamında ve işin kendisi anlamında, performansçı için salt pratik ya da iyileştirici olarak yapabildiklerinin ötesinde, bir etkisi olan bir eğitim aracıdır o. Bu, karşındakine bir şeyler aktarmakla, köprüler kurmakla alakalı, öyle değil mi? Ve bunlar, bu dünyada olan oldukça korkunç şeyleri aktarmayı özellikle içermek zorunda, çünkü bunlar bizi sarsıyor ve insanların acı çekmesine sebep oluyor.


DJ: Ve buna bağlı olarak cinsel bedenle ilgili fikirleri aktarmak da gerekli. Gilles Jobin’in işi biraz da cinsel anlamda bedenin şiddetiyle ilgili şeyleri dışavurduğu için ilginçti. Listedeki diğer sanatçılar da cinsellikle ilgili ifade edilmesi gereken fikirleri açıkça aktarıyorlar yani risk görmezden gelinmiyor ya da riske aldırış edilmemiş olunmuyor.

Gilles Jobin, A+B=X, 1997, performans videosu
Bütün performansın videosu için tıklayın.

Ekran alıntısı: Marlon Barrios Solano, CC BY-SA 2.0 ile.

FB: Bunu söylediğim zaman gülüyorum ama ben insanların açık olmalarını istiyorum, açık kalmalarını, denemelerini, midenin kaldırmasının her zaman kolay olmadığı şeylere erişimlerinin olmasını istiyorum ve bu elbette seks ve cinsellik hakkındaki fikirleri de içeriyor. David Nebreda’ya bakarsak, onu listeye almam gerektiğinin açık olduğunu söylenebilir, Nebreda şizofrenik ve kendine zarar veren birisi, ama bu işi zor ama çok güzel ve tartışmalı bir malzeme ile neler yapabileceğinizi gösteriyor.


DJ: Ve işleri nahoş bir biçimde erotik, bu da işi hastalık ve acıya bağlıyor. Karanlık cinsellik, vahşiyane cinsellik...

David Nebreda, Otoportre, fotoğraf. Daha fazla otoportresini görmek için tıklayın.
Fotoğrafya üzerinden.

FB: Bu sanatçıların çoğu benzer şeyleri çok farklı yollarla yapmak için bedeni kullanıyorlar. Gilles Jobin bunu dans yoluyla yapıyor, işleri Michael Clark gibi dans dehası olan birininkinden daha karanlık, ama sonuçta Michael’ın işi Gilles’inki kadar etkilemiyor beni. Gilles’in işleri hâlâ temelinde dans ama onları ilginç kılan tınılar içeriyorlar çünkü çok agresifler ve işlerinde çok fazla tavır var. Merce Cunningham da işleri inanılmaz olan bir diğer dansçı. Onu 1998’de gördüm ve gerçekten duygulandırdı beni. Michael Clark’ı 1987 gibi bir tarihte gördüm ve, evet, eğlenceliydi, dansa siktiri çekiyordu, punk baleydi ama bundan başka bir şey yoktu. Cunningham farklı stratejiler kullandı. Diğer sanatçılarla aynı alanlarda çalışıyor ama farklı araçlar kullanıyordu. Onu gördüğümde hâlâ dans ediyordu, artriti vardı ve titriyordu, zavallı adam. Güzellik ideallerine karşı çıkarak çalışıyordu.


DJ: Güzellik ideallerine karşı çıkmak hakkında bir şeyler daha söylemek ister misiniz? Nao Bustamante ve Leigh Bowery gibi insanlar...

Nao Bustamante, Güzel Amerika, 2002, performans fotoğrafı.

Bütün performansın videosunu izlemek için tıklayın.
Fotoğraf: Marlene Ramirez-Cancio, Hemispheric Institute üzerinden.

FB: Nao Bustamante’nin Güzel Amerika'sı (America the Beautiful) harika bir eser, çok eğlenceli ama aynı zamanda kesinlikle komedi değil. Kendini bir merdivenden düşecekmiş gibi durumlara sokup bir tehlike hissi yaratarak ve kendini maskara ederek; çoğunlukla beyaz, orta sınıf olan ve sıklıkla belli bir güzel vücut beklentisi olan seyirciyle yüzleşiyor. Şişeli bölümü çok komikti, kendini başarısızlığa açıyor ve gülünç gösteriyor; seyircinin beklentileriyle oynuyor. Bu, bir sanatçının etnik bedenler ya da şişman kadınlar gibi tabuları yıkmasının en iyi örneklerinden biri. Bir de şişman adamlar var: Leigh Bowery’nin işi buna çok iyi bir örnek. Sahneye çıkıyor, sonra narin olanlar çıldırıyor ve oradan uzaklaşıyorlar, ama bu yalnızca Bowery'nin şirretliğinden değil. Yarı çıplak ve sığır eti kaplı vücuduyla ya da kafasında bir klozet kapağıyla izleyiciye yaklaşıp dans ediyor ve insanlar ona çok sert tepki gösterince de kültürümüzdeki belli dinamikleri su yüzüne çıkartıyor. Bowery, 1980ler gey kültürünün ideallerini, AIDS korkusu ile mücadele etmek için eşcinsel erkeklerin savunduğu güzel beden ideallerini ters yüz etti. O dönemin ''kaslı Mary''leri eğer sağlıklı görünürlerse bunun AIDS'ten etkilenmemiş olduklarını göstereceğini düşünüyorlardı, ama elbette çok fazla insan ölüyordu. Ama Leigh Bowery bu güzel beden fikrini ters yüz etti, kendisini hoşa gitmez bir hale getirdi. Bu performansı 1990ların başında bir sevgililer gününde Brixton’daki Fridge’de gerçekleşen büyük bir gey partisinde gerçekleştirdi. Kendisine lavman yapıldı ve Bowery, ardından, seyircinin üzerine sıçtı. Ben buna tamam diyorum, çünkü Bowery onu ve kendisi gibilerini ucube olarak gören insanların üzerine sıçtı. O bu dünyanın bir ürünüydü ve bununla doğrudan yüzleşmesi gerektiği için bu dünyaya karşı çalışıp duruyordu; bunu da insanları tuhaf durumlara sokup utandırarak başarıyla gerçekleştirdi.

"XTRAVAGANZA. Staging Leigh Bowery", 2012-2013, Kunsthalle Wien, sergi görünümleri
Video: theartVIEw. Leigh Bowery'nin işleri hakkında daha fazla görsel için tıklayın.

DJ: Ve işlerinde pozu ve ihtişamı vurgulamasında, bu bahsettiklerimizle çelişen bir zarafet de var; özellikle de Ceryth Wyn Evans’ın çektiği Anthony d’Offay’deki videosunda.


FB: Evet ve o iş sanat izleyicisi içindi, yani, performansında, seyircinin kendisini bir sanat nesnesi olarak icra etmesi beklentisiyle alay ediyordu.


DJ: Alışılmadık bir bedeni, bir güzellik nesnesi olarak sunma stratejisiyle ilgili bir şeyler daha söylemek ister misiniz? Guillermo Gómez-Peña’nın ya da Raimund Hoghe’un işlerinde olduğu gibi, ırkından ya da bedensel engelinden dolayı öteki olan örnekler hakkında...


FB: Gómez-Peña ile ilgili ilginç olduğunu düşündüğüm şey -mesela Nao Bustamante’ninki gibi işlerden farklı olarak- işlerinde zekice ama çok bariz yöntemler kullanarak bedenin politik ve yüzleştirici kılınması. Bir eserinde, seyirciye üzerinde bayraklar olan akupunktur iğneleri dağıtılmıştı ve seyirci de bir performansçının cildine iğneleri
batırarak onun bedenini kolonileştirmişti. Bundan daha dolambaçsız ve açık bir imge yaratılamazdı ve bu sebeple Gómez-Peña'nın işleri çok önemli. Etnik köken ve kabile kültürü ile ilgili klişeleri yıkıyor ama tarihi tekrar canlandırmayla ilgili değil bu, oldukça sert bir yüzleşme aracılığıyla günümüz hakkında düşünmemizle ilgili.

La Pocha Nostra, Mapa/Corpo 2 (Harita/Beden 2), 2007, performans fotoğrafı
Guillermo Gómez-Peña'nın sanat yönetmenliğindeki La Pocha Nostra'nın

Mapa/Corpo serisinden. Kaynak: Hemispheric Institute

Lois Keidan: Yüzleşilen meselelerde seyirciyi suç ortağı da yapıyor.


DJ: Böylece eserleri birer müdahale olarak işlemeye başlıyorlar.


FB: Kesinlikle, çünkü işlerinin çoğu sokakta sergileniyor ve protesto gibi gerçekleşiyor. Roberto Fuentes ile birlikteydi galiba, kamusal alanda kendisini çarmıha gerdirdi; bunu göçmen yasalarına politik bir protesto olarak yaptı. Son derece politik.


LK: Ve Gómez-Peña ile ilgili gerçekten önemli olan şey, bu tartışmaları işinin gerçekliğine taşımış olması. ABD’de gerçekleştirmiş olduğu bir performans sırasında Hristiyan sağdan bir adam, performans mekânının dışında onları protesto ediyordu, protestosu galerideki ucubelere karşıydı ve Guillermo da onu performansına dahil etti: Adamı, protestosunu, pankartıyla da birlikte, içeride bir platformun üstüne taşıdılar. Burada, bu beyaz ırkçı, kendi hareketleriyle kendi budalalığını teşhir etmiş oldu. Burada eksantriklik ve dolaysızlık var ama aynı zamanda insanları kendi görüşleri ve davranışlarından sorumlu tutmak da var.


FB: Santiago Sierra da benzer sebeplerle ilginçtir, aşırı politik eylemlerde bulunuyor ama insanları kullanma şekli çok doğrudan.

Santiago Sierra, 360 devamlı iş saati için ücret verilen bir kişi, 2000, performans belgesi
PS1, New York, ABD. Kaynak: santiago-sierra.com

DJ: Politik müdahale anlamında, seçtiğiniz sanatçıların neredeyse hepsi, işlerini bir tür tanıklık olarak kullanıyor diyebiliriz. Söze dayalı ya da başka formlar kullanıyor olmaları fark etmez; bu sanatçılar dünyaya, krize, adaletsizliğe ve yalnızlığa tanıklık ediyorlar. Buna böyle bakar mıydınız?


FB: Evet ama bence bütün işler bu sebeple politiktir.


DJ: Ama salt dekoratif olan işler de var, performansta bile.


FB: Evet ama bence işlerin çoğunluğu bir şekilde tanıklık eder. Birçok iş tasarım ağırlıklı olsa bile.


DJ: Ve galiba, belli bir noktaya kadar, belli bir politik duruşu tanımamak ve reddetmek de kendi başına politik bir eylem.

FB: Tamamen öyle, arada durarak. Ve elbette bütün politik eylemler de iyi ya da yararlı değildir; hatta salt savunduğu şey anlamında değil, aynı zamanda nasıl ortaya konduğuna göre, inanılabilir ya da dürüst olup olmamasına bağlı olarak da durum değişebilir. Bazı işleri sevmem, çünkü bu işlerin sanatçılarının kendilerini konumlandırdıkları fazla konforlu bir pozisyon, kapalı bir köşe varmış gibi geliyor; burada, örneğin kendilerini bir davanın sözcüsüymüş gibi görürlerken, aslında bir propagandayı sadece yineliyor oluyorlar. Ben, haysiyetle yapılan ve kendi dışında bir amacı olan işlerden etkileniyorum.


DJ: Slogan politikasından uzak durmaktan bahsediyorsun.


FB: Evet ve bence kişinin işiyle örnek olmaya çalışması lazım. İnsanlara ne yaptığınızı göstermelisiniz ki aynı adımları tekrarlamak durumunda kalmasınlar; akıl hocalığı yaparken de önemli bu. Sanırım ben bir romantiğim: Birinin hayatında izlediği rotayı değiştirebilirsem, onların kendi kendilerine ve kendileri için düşünmelerini sağlarsam, sanatımı başarılı saymaya başlarım. Bazı insanların işleri benim hayatımı çok değiştirdi. Belli sanatçıların işleriyle karşılaşmak, bana farklı davranmam ya da düşünmemde yalnız olmadığımı, bunları şiddete ya da onun gibi şeylere başvurmadan açıkça ifade etmenin yolları olduğunu gösterdi. Ve bu sebeple sanat güzeldir, dekoratif anlamda değil, sizi cezbettiği ve dünyayı görme biçimlerinize etkisi olduğu için. Bu durum inanılmaz bir fırsat olabilir. Tabii dünyada aynı etkiye sahip başka olaylar da var. İkiz Kuleler’e uçakların çarpması inanılmaz bir görüntü olarak sunuldu. O olayın pek çok görüntüsünü saklıyorum.

11 Eylül'de uçakların çarpması sonrası New York, 2001
Fotoğraf: 9/11 Photos, CC BY 2.0 ile. 9/11 Photos'un 11 Eylül fotoğraf albümü için tıklayın.

LK: Stockhausen’in bu konuda dediği neydi? Sanatçıların yarışamayacağı kadar güçlü bir sanat eseri olduğunu söylemişti.


FB: Ama sonra başına ne geldiğini biliyorsunuz: Konserleri yasaklandı. Bu iğrenç bir şey ve aynı zamanda, sanatın öneminin bir diğer nedeni. Çünkü sanat neyin söylenmesine izin verildiğini ya da neyin susturulduğunu hiçe saymalı ve olaylara farklı yorumlar getirmeli, bu yorumlar popüler olmasa bile. Sanırım Damien Hirst de İkiz Kuleler ile ilgili benzer bir şey söylemişti ama Stockhausen gerçekten bunun bedelini ödedi, insanlar konserlerini boykot ettiler.


DJ: Bu, insanların dehşet veren, ölümle ilgili görüntülere neden bakmak istediği konusuyla ilişkilendirilebilir. Bu arzuda örtülü olarak izlemekten rahatsız olmak var ama bununla ilgili kendine karşı dürüst olmak ya da bu temsillere neden kapıldığımız hakkında açık olmak, canavarca olanı tuhaf bir şekilde güzel görmek ya da ızdıraba karşı duygusal olmak var.


FB: Tabii dehşeti görmüş olmanın da tek başına önemi var.


LK: Enrique Metinides’in gazete fotoğraflarında olduğu gibi, duran bir görüntüyü deneyimlemek ile performans yolu ile bir imgenin inşa edilişini deneyimlemek arasında, yüzleşmek istemeyebileceğimiz bir şeyle yüzleşmek anlamında bir fark var mı? Travmanın deneyimiyle ilgili olarak; kişinin etkilendiği şeyler, yazılı formlar ve fotoğrafik formların karşısında bedenin performansta yapabileceklerini düşünerek soruyorum.


FB: Evet, kesinlikle bir fark var. Her ne kadar bu şeylerin hepsi performansla bir şekilde bağlantılı olsa da. Ama bir imgeye bakarken, imgedeki performansı izlemediğinizin ama yine de ona tanıklık ettiğinizin farkındasınız. Canlı olduğu için ve yalnızca bir tüketici olmadığınız için, performansın çok daha fazla rahatsız etme potansiyeli taşıdığını düşünüyorum. Yanınızda götürdüğünüz gerçek bir deneyim oluyor. Eğer ki işle bağ kurmuşsanız, artık yapabileceğiniz bir şey yok, ne olacaksa olmasına izin vermeniz gerekiyor. Bazen bir performansı izlerken ağlamanın eşiğine gelebiliyorum ve bu bir görüntünün size verebileceğinden çok farklı bir şey.


LK: Bence bir işin alabileceği en değerli tepkilerden biri, performans sonrasında insanların o performans hakkında türlü türlü açılardan konuşup konuşup durması ve sonunda, aslında o performans hakkında konuşmaya sözcüklerinin yetmediğini fark ettikleri bir evreye gelmeleri. Görüntülerle olandan daha farklı bir korkuyla karışık şaşkınlık hali var burada. Görüntüyü sözcüklerle betimleyebilirler ama deneyim duyusal bir şey, salt düşünsel değil.

FB: Ve bu, arşivi düşünürken de önemlidir, performansın arşivle ilişkisinin ne olduğu anlamında değil de performansa bir arşiv aracılığıyla yaklaşırken neyin akılda tutulmasının önemli olduğu anlamında. Arşivdeyken insanların utanmasını ya da çekinmesini istemiyorum; işi istedikleri kadar izlemeliler. Böylece, arşiv, insanların farklı açılardan ve farklı yöntemlerle okumalar yaptığı bir strateji olarak işe yarayabilir; dolayısıyla arşiv benim gözümde büyük bir sorun değil. Mümkün olduğunca geniş bir koleksiyon olmalı ki insanlara hayat hakkında farklı düşünme yolları olduğunu gösterebilsin; ben de listemi bunu gözeterek ve sanatçıların hem kişisel hem politik duruşlarına bakarak oluşturdum. Bedenlerini birbirlerinden farklı şekillerde kullanarak kendilerini ifade eden sanatçıları göstermeye dayalı bir stratejiyle seçimlerimi yaptım. Beden her zaman mevcuttur. Sözel bir performansta bile nasıl olur da beden hakkında düşünmezsiniz? Forced Entertainment'ın Yıldızbeceren'i (Starfucker) bunu açıkça gösteriyor. Seyirci bayağılık hakkında, onların aptallığı hakkında düşünüyor ama Yıldızbeceren konuşmanın her zaman bedensel olduğunu gösteriyor.

Tim Etchells, Yıldızbeceren, 2001, tek kanallı video, 12 dakika
Sanatçının izniyle. Proje sayfası için tıklayın.

DJ: Dahası, her zaman fantezinin kökeninin bedende olduğunu, belleğin kökeninin bedende olduğunu hatırlatıyor seyirciye ve bunu yalnızca sesle değil, bedenin diğer izleriyle de yapıyor. Bu sebeple Shattered Anatomies gibi bir yayın önem taşıyor. İzlerin her zaman kitap ya da video formlarını almadığını, performansı belgelerken, başka formlarda izlerin de bedenin fantezi ya da belleğinden bir kalıntı taşıyabileceğini gösterdiği için. Bu arada, listene almadığın bazı sanatçılardan da bahsedelim:

McCarthy, Alistair MacLennan, Ron Vawter, Jack Smith gibi kişilerden.

Chris Burden, Ateş Et, 1971, performans belgesi
Kaynak: The Art Story

FB: Onların işlerini oldukça ilginç buluyorum ama hiç canlı izlemedim. İşleri beni etkileyebilirdi ama diğer işlerin etkisi kadar doğrudan olamazdı. Chris Burden gibi insanların işlerini dahil edebilirdim ama bunu da aynı sebeple yapmadım. Bu insanlarla son 15-20 yılda, zaman içerisinde karşılaştım. Dünyada inanılmaz işler var ve listeyi oluştururken farklı bir şekilde bakabilmek benim için önemliydi. Benim gibi bedenle ya da kanla çalışan diğer sanatçıları seçerek bariz tercihler yapabilirdim ama sizi etkileyeceğini tahmin ettiğiniz işler, aslında sizi etkileyenler olmayabiliyor.

Louise Bourgeois, Gözler, 1997, siyah granit, her birinin çapı 160 cm
Fotoğraf: Teresa Grau Ros, CC BY-SA 2.0 ile

DJ: Bu dediğinizin, Francis Bacon ve Mark Rothko gibi sanatçılarla işlerinizi ilişkilendirmeniz bağlamında önemli olduğunu düşünüyorum. Bu sanatçılarla bağlar bir kere dile getirilince, artık uçuk kaçık ilişkilendirmeler olmayı bırakıyorlar. Mesela siz Louise Bourgeois dedikten sonra, bu ilişkinin aslında bir anlam ifade ettiğini fark ediyoruz. Bu sanatçıları akılda tutarak işlerinize bakınca, bir başka yorumlama seviyesi olanağı doğuyor; bunu da, işleri sizinkilere daha benzeyen sanatçılarla ilişki kurmak sağlayamayacaktır.

*Orijinali "Body in Performance: A Study Room Guide on body based practices" olan "Performanstaki Beden", ilk olarak LADA Çalışma Odası Rehberleri (Live Art Development Agency Study Room Guides) serisinin bir parçası olarak 2005'te yayımlamıştır. Yazının Çalışma Odası Rehberi içerikleri Türkçesinden çıkartılmıştır. Orijinal metnin bütününe şu adresten ulaşabilirsiniz.

Franko B (1960) Milano, İtalya'da doğdu. 1979'da Londra'ya taşınıp, anarkopunk ortamına dahil oldu. Performanslarına gece kulüplerinde başlayan Franko B, daha sonra, kan performansları ile, sert ve kışkırtıcı beden sanatının en önemli uluslararası sanat kurumlarına girmesini sağladı. Araç olarak kullandığı bedeniyle; kişisel, politik ve şiirsel olanı; direniş, çile ve ölümlü oluşu hatırlama temalarını araştırdığı eserleri; incinebilir bireyin bakış açısından günümüz politikasına yanıt teşkil eder. Pratiği desen, enstalasyon, performans, heykel ve küratörlüğü kapsamaktadır.


Dominic Johnson, Londra'daki Queen Mary Üniversitesi Lisansüstü Tiyatro programını yürütmekte, Performans ve Görsel Kültür üzerinde Öğretim Üyeliği yapmaktadır. 2019'da yayımlanan kitabı Unlimited Action: The Performance of Extremity in the 1970s'in yanı sıra Glorious Catastrophe: Jack Smith, Performance and Visual Culture (2012); Theatre & the Visual (2012) ve The Art of Living: An Oral History of Performance Art (2015) kitaplarının yazarıdır. Londra'daki Live Art Development Agency'de yönetim kurulu üyesidir.